Total Recall… yine yeni yeniden

Uzun zamandır yazmayayım diyorum, düşünmemeye çalışıyorum, kendimi kandırmaya çalışıyorum… fakat sonunda engel olamadım, söylüyorum: yeni Total Recall’ı beğenmedim.

Eskisinin çok naif ve bugünün teknolojisine göre kötü gözüktüğünü biliyorum… Arnold ağırlıklı bir film olduğunu, Michael Ironside’ın kötü adam rolünün de çok kesmediğinin farkındayım.  Fakat bazı filmlerin orijinallerine de sadık kalınması gerekiyor. Belki yeni nesil yemiştir, fakat biz yemiyoruz :)

Mars’ta geçmeyen bir Total Recall olmamalı diye düşünüyorum, ayrıca dünyanın merkezinden geçen bir trenle iki yeri birbirine bağlamaları da çok çekici gelmedi…  Bence buradaki yanlışlık yeni birşey yapmaya çalışmaları oldu… Halbuki biz eskiler aynı hikaye olsa da yine seyrederdik… gençler zaten her halükarda seyrederdi diye düşünüyorum.

Bilim Kurgu ve Politika

Geçenlerde yabancı bir blog okuyordum, orada yorumculardan biri “bilim kurgu sadece uzay gemileri ve yıldızlarla ilgili değildir” şeklinde konuşuyordu, aslında onun yorumlarının sebebi farklıydı ve katılmıyordum, ama bu fikir bende de uzun zamandır olan bir fikir olduğu için yazmak istedim.

Artık 1950′li yıllarda değiliz, uzay gemileri ve uçandaireler ile ilgili o büyülü hayaller ve çocuksu imajlar yok kafalarımızda… Artık 1980′lerdeki Alien / Predator tarzı garip yaratıklar ve E.T. tarzı tatlı uzaylılar da o kadar ilgi çekmemeye başladı.  Çok da başarılı olmayan denemeler var değişik türlerde, fakat aslında hiç değişmeyen tek konu var: Bilim Kurgu’nun sürekli cevaplamaya çalıştığı “İnsanlık nereye gidiyor?” sorusu.  Bu sorunun güzelliği, hiç cevaplanamayacak olması, çünkü zaman ilerledikçe gelecek de ilerlediği için, hep merak edecek birşey olacak.  İnsanlığın yokolması durumu dışında tabii :)

Ben kişisel olarak son 10 yıla baktığımda, iki tür Bilim Kurgu’nun beni heyecanlandırdığını gördüm:

  1. Politik ve Sosyal gelişmeleri merkeze alan, bunları analiz etmeye çalışan, teknoloji ve diğer klasik bilim kurgu öğelerinin de kullanıldığı ama ön planda olmadığı tür
  2. Daha aksiyona yönelik, teknolojik araçların ve silahların öne çıktığı, fakat yine sosyal ve politik konularla desteklenen tür

Bunlar dışındaki fantazi ya da epik bilimkurgu diyebileceğimiz türlerin çok heyecanlandırmadığını gördüm.  Ya da üçlemeler, beşlemeler şeklinde daha başında planlanan uzun uzun hikayeler.

Herkes için değişir tabii.

Hala klasik ustaların yeri ayrı, zaten onlar yukarıda saydığım iki türü karıştıran yazarlar genellikle.  Fakat yeni yazarların da çıktığını ve keyifle okuyabildiğimi gördüğümde çok mutlu oluyorum.

haydi bir tane örnekle ve tavsiyeyle kapatalım.  Richard K. Morgan’ın Altered Carbon isimli ilk romanı örneğin.  Belki daha önce yazmışımdır.  Tavsiye ederim.  Herzamanki gibi, orijinal dilinde okuyun!  Sonra devam kitapları da var…

http://en.wikipedia.org/wiki/Altered_Carbon

Pandorum ve düşündürdükleri

Pandorum filmini (tabii birkaç kere + iphone, ipad, bilgisayar ve tv’de) seyrettikten  sonra, içim rahat güzel bir çalışma olduğunu söyleyebiliyorum.

Fakat ilk seferinde 10.dakikada daralıp kapatmıştım, birkaç ay sonra tekrar el attım ve ondan sonra sevdim.   Reklamların ve trailerların da çok güzel olmadığını görüyorsunuz.  Dolayısıyla gizli kalmış bir cevher bu film.  Seyretmeyenler vardır diye çok kasmıyorum filmi anlatmayı… Bir zahmet seyredin!

Aklıma takılan bir iki konudan bahsedeceğim ben, şöyle;

1 – Ne olacak bu dünyanın hali?

“İnsanlığın geleceği ne olacak” sorusu, özellikle nüfus artışı, kaynakların tükenişi & doğanın bozuluşu ve savaş gibi 3 temel adımdan oluşan bir bilim kurgu deryası.  Her ciddiyet düzeyinde ve kalitede bilim kurgu eseri bu konuyu işlemiş.  Bu filmin temelinde ya da başlangıcında da bu var.  Benim takıldığım konu ise şu; bu tip “sonumuz felaket” senaryolarında genelde atlanan bir nokta olduğunu düşünüyorum ben; doğanın geri temizlenmesi ve yiyecek/enerji gibi kaynakların korkunç büyüklükte üretilebilmesini sağlayan teknolojiler bulunamaz mı?  Diyelim insanlığın 200 yılı kaldı, bu 200 yıl içinde uzayda kolonizasyonu da büyük sayılarda gerçekleştiremedik.  Peki bu 200 yıl içinde doğadaki karbon dioksit birikimini terse çeviren ya da dengeleyen teknolojiler bulunamaz mı?  Ya da yiyecek üretimini sağlıklı şekilde geometrik şekilde artıracak genetik teknolojiler? Ya da okyanuslardaki veya uzaydaki suyu işleyip içilebilir hale getirebilmek? İnternet gibi bir iletişim ağının sadece 15 yıl gibi bir süreçte tüm dünyayı sarıp milyarlara ulaşabilmesi 1990′da bilim kurgu idi…

2 – Heryerde dünyaya benzer gezegenler

Benim aklıma takılan ikinci konu, genelde tüm bilim kurgu çalışmalarında olan birşey; dünya şartlarına benzer gezegenlerin kolaylıkla ve erişilebilir şekilde bulunabiliyor olması.  Ben burada da tersine, olumsuz düşünüyorum.  Oksijen ve diğer gazların oranı, nem oranı, suyun sıvı halde bulunması, ısı, basınç, mikroorganizmalar, güneş radyasyonu, güneş ışığı ve diğer ışınlar gibi bir sürü konu var.  Bunların hepsinin insan, bitki ve hayvan yaşamına uygun olması gerekiyor.  Gerçi filmde buna da bir yanıt var, bir adaptasyon süreci ima ediliyor… Bilim kurgu işindeyiz, tabii ki olabilir, ama böyle uygun gezegenler nasıl kolaylıkla bulunacak göreceğiz.  Ciddi kuşkularım var.  Biliyorsunuz Star Trek’de de neredeyse her gezegen dünya şartlarında oluyor, her canlı da genelde humanoid oluyor insana benziyor.  Gerçekler nasıl çıkacak, herşey nasıl olacak göreceğiz!

Neyse bu kadar…

Filmin bu iki konu dışında bir bilim kurgu aksiyon filmi olduğunu düşünüyorum.  Hareketli, eğlenceli, heyecanlı, yeri geldiğinde korkutucu…  Bunlar da zaten bir bilim kurgu filminde olmalı… Çok politik ya da ağır giden filmler maalesef insanları sıkarak bilim kurgudan soğutabiliyor.

Aklıma gelmişken, IMDb http://www.imdb.com/title/tt1188729/

Son notum: BİLİM KURGU KİTABI OKUYUN. Sadece film seyretmeyin.

Memento filmi ve düşündürdükleri

Aslında Memento’nun dışında da bilim kurgu tarafında rastladığımız “hafıza” konusu bu beni düşündüren…

Payback’teki hafıza silme teknolojisi, Total Recall’daki sanal hafıza satınalma fikri, William Gibson’un matrix ve johnny mnemonic klasikleri, Richard Morgan kitaplarında geçen “stack”ler içindeki insan kişilikleri… İnsan kişiliğinin ve hatıralarının dijital şekilde depolanabilmesi, bunun dijital ortamlarda taşınabilmesi ve hatta başka bedenlere aktarılabilmesi öyle ya da böyle çok işlenen bir konu.

İnsanın “ruh” diyebileceğimiz enerjisini kaydedip taşıyabilmek mümkün mü acaba?  Vücutlarımız bir şekilde bunu yapan biyolojik makineler değil mi aslında?  Şu anda kendimizi fiziksel olarak vücudumuzla özdeşleştiriyoruz.  Birkaç vücut değiştirip birkaç standart insan ömrü uzunluğunda yaşadıktan sonra artık vücutlarımız ile kendimizi özleştirmiyor olacağız sanırım?

Kişiliklerin ve hatıraların değişebildiği, silinebildiği, eklenip çıkarılabildiği bir dünyada gerçekten değişik karakterler olarak var olabilecek miyiz?

District 9

Bu filmi izlemediyseniz ve gerçek bir bilim kurgu manyağıysanız (benim gibi) kesin seyredin. Niye? Çok mu güzel? Yoooo. Ama gerçek bir bilim kurgu filmi. Seyrettikten sonra niye böyle dediğimi tartışalım.

Zaman Yolcusunun Karısı

Böyle bir filmin sinemalara geldiğini şimdi emailde gördüm, dedim bir yerden tanıdık geliyor. Öncelikle zaten içinde yanyana “Zaman” ve “Yolcu” kelimeleri geçmesi bir bilim kurgu manyağı için yeterli tabii. Fakat sonra hatırladım, ben bu filme konu olan kitabın İngilizcesini ilginç bulup almış fakat bir türlü okuyamamıştım. Hala evde bir yerde duruyor, sanırım gözönünde olmadığı için alıp başlayamadım. Ayıp tabii… Neyse kitabın adı “The Time Traveler’s Wife”, yazarı da Audrey Niffenegger. Filme giden birilerine sormak lazım şimdi merak ettim.

Blogda çok ziyaretçim olsa gidenler biraz bahsediverse diyeceğim ama zaten ayda 1 ziyaretçi geliyor!

Neyse iş başa düşüyor tabii :)

Yumurta mı tavuktan… ?!?!

Bilim Kurgu literatüründe bahsi geçen, daha sonra da gerçek hayatta gerçekleşen çok fazla buluş vardır.  Bunlar arada sırada basında da çıkar.  Bizim basın zaten doğrudan internet sitelerini takip edip bu tür ufak haberleri Türkçe’ye çevirip kullanmaya bayılır.

En ünlü örnek Jules Verne (Jül Vern okunur) tarafından yazılan Denizler Altında Yirmi Bin Fersah.  Bu kitapta anlatılan denizaltı teknolojisinin ve zamanının ilerisinde giden elektrik uygulamalarının ileriki yıllarda gerçek olmasından bahsediyorum.  Üstelik bir denizaltının kitaptaki ile aynı ismi alıp yine kitaptaki gibi kutbun altından geçmesi de yazara yapılmış bir saygı ifadesi olsa gerek.

Bunun dışında Asimov’un daha 30′lu 40′lı yıllarda yazdığı robot hikaye ve romanlarının, çok yakında gerçek olduğunu hep beraber göreceğiz.  Eminim bu alanda da bilimadamları, Asimov’a saygı çerçevesinde benzer isimler kullanacak, hatta belki Asimov’un ünlü 3 Robotik Kanunu hayata geçirilecek.

Dr. Frankestein’ın ünlü yaratığını biraz düşündüğümüzde, bugün konuşulan organ nakli, klonlama, kök hücre gibi konulardan çok da uzak olmadığını düşünüyorum.

Tabii, buna paralel yapılmış çok öngürü hatası da var… Yazarlar bunları da itiraf etmeken çekinmiyor, Asimov’un robot hikayeleri derlemelerinden birinin önsözünde yazdığı gibi… Örneğin çok hikayesinde kullandığı dev bilgisayar Multivac’ın günümüzde ne kadar geçersiz olduğunu gördük:  dev değil minyatür cihazlara doğru gitti teknoloji.  Bina büyüklüğünde ve transistörlerden oluşmuş o dev bilgisayarlar yerine, küçük çiplere, ve belki de organik mimariye ya da nanoteknolojiye giden bir mimari var bugün.

Artık bilimkurgu yazarları da çok karmaşık konulara girmeye başladı.  Asimov robot ve bilgisayarları yazarken, şimdiki yazarlar quantum, uzay dokusunun eğrilmesi, nanoteknoloji, gravitonlar gibi egzantrik teknolojilere ve milyonlarca yıla yayılan zamanlara yöneliyor.

Bunun da sebebi gittikçe ilerlemekte ve karmaşıklaşmakta olan gerçek hayattaki bilimsel ortam olsa gerek.

Replicator teknolojisi

Uzay Yolu’nda (Star Trek Voyager) çok kullanılan bir teknoloji; enerjinin maddeye dönüştürülmesi ile istenilen ürünün üretibiliyor olması.  Hani bazılarına komik geliyor ya, Kaptan Janeway geliyor, makineye “Coffee…Black…One Sugar” falan diyor, kahve yoktan var oluyor…

Sınırsız bir enerji kaynağıyla birleştiğinde insanlığın tüm maddi problemlerine çözüm olabilecek bir teknoloji bu… zaten o yüzden Star Trek evreninde para kavramı kalmamış ya.  Aslında barışı, refahı ve dostluğu sağlayabilecek, ne güzel bir çözüm!

Fakat bu sınırsız bolluğun ve rahatlığın, insan ruhunun kötü yanlarını tamamen yok edeceğini düşünmek saflık olur.  Korkunç bir nüfus artışı olabilir… Üstelik toprak ve egemenlik kavgalarını besleyecek sınırsız bir üretim kaynağı da elde olacak.  Belki de insanlığın sonunu getirecek bir teknoloji olacak.

Kim bilir?

Güneş… ve yeraltı

Pazar günü Sunshine filmini izliyordum… Konusu; güneş sönmeye başlıyor, onu tekrar canlandırmak için bir uzay gemisiyle gidilip bir bomba patlatılacak. Özetle bu. Aslında ciddi bilim kurgu severler için öylesine yapılmış basit bir film…olabilirdi. Hala biraz öyle. Event Horizon, Solaris, gibi filmlerden araklar var doğruya doğru. Ama bazı saçmalıklarına ve yer yer çektiği kopyalara rağmen nedense ben filmi beğendim.

Neden beğendim? Öncelikle görüntü teknolojisi iyi kullanılmış, herşey yerli yerine oturmuştu. Bir çok filmde bu kadar tatminkar görsel yapı olmuyor. Onu bir kere söyleyeyim. Çekimler, karakter seçimleri vb iyi. Müziği de beğendim. Ama bu değil asıl sebep.

Bunun dışında (filmi anlatıp tadını kaçırmamak için anlatmıyorum) filmin kapanışı film içinde yavaş yavaş yükselen mistisizm ve gerilimi çok iyi bağlıyor, son anda filmin anlamını değiştirebiliyor. Bu birçok filmde bu kadar zigzaglı olmuyor. Beklenen bitiş gerçekleşiyor, yine de sonuç değişik. Aslında seyredenlerle tartışabiliriz, başkalarının fikrini de merak ediyorum.

Tavsiye ederim seyretmenizi, zaten ne çevrilse seyredeceğiz o ayrı gerçi, bilim kurgu manyağıyız sonuçta… ama en azından değişik denemeler görmek keyifli.

Aklıma gelmişken… ardından başka bir film seyrettim. The Core filmi mesela farklı, keyifli bir seyir belki, vakit harcamak için eğlencelik vb, ama hiçbir duygusal tatmini yok. Entellektüel tatmini de kısıtlı. İkisini ardarda seyretseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Kısa vadede Ay'ın ve Mars'ın kolonizasyonu

Bu konuda pek konuşulmuyor bilim kurgu dünyasında; ama ABD, AB, Rusya ve Çin ciddi uzay teknolojileri geliştirmekte, ISS (Uluslararası Uzay İstasyonu) bir yandan, Ay ve Mars’a trafiğin artması öte yandan… Önümüzdeki 20-30 yıl içinde dünyada gördüğümüz politik mücadelenin benzerlerini uzayda göreceğimizi düşünüyorum. Ay’da su ya da diğer kaynakların yakınında kim üs kuracak, kim Mars’a ilk insanlı aracı gönderecek, Ay’a insan göndermiş ve bayrak dikmiş ABD’nin “burası bizimdir” gibisinden yaklaşımı olacak mı?

Aslında Star Wars ya da Uzay Yolu havasına kapılıp uzun vadeli bakacağımıza, çok yakında uğraşacağımız bu konular üzerinde kafa yormak da keyifli…