Babylon 5: In The Beginning ve düşündürdükleri


Dün Babylon 5 dizisine ek olarak çekilen Tv filmlerinden birini seyrettim.  Adı “In The Beginning“, dizinin başlangıç zamanından önce olan İnsan-Minbari savaşını ve diğer olayları gösteriyor ve sanıyorum (benim değil ama) diziyi sevenlerin birçok sorusuna yanıt veriyor.

Öncelikle bir not; Babylon 5 ve Deep Space 9 gibi dizileri ben 100% içime sinerek seyredemiyorum. Niye? Çünkü yapı gereği çok çeşitli uzaylılar ve yaratıklar kurgulanması gerekiyor.  Ve bunlar herzaman kaliteli ve yaratıcı olarak yapılamıyor.  Yoksa CGI ya da pahalı başka teknolojiler kullanılması gerekecek, bütçe artacak.  Bu yüzden sanırım, genelde hep bir insan formu kullanılmakta. Halbuki bana uzaylılar sürekli insan (humanoid) formda olmaz gibi geliyor.  Uzay Yolu (Star Trek) film ve dizilerinin benim açımdan en kötü problemi bu mesela.  Çok seviyorum ama o kısım hep geri planda beni rahatsız ediyor.  Bu konuda bazı teoriler var, bilim kurgu yazarlarının bazıları da bu yönde gidiyor, “evrende en etkin ve verimli vücut tasarımı humanoid cinsidir” gibi bir yaklaşım olabiliyor.  Örneğin John Scalzi‘nin son okumakta olduğum kitabı Android’s Dream‘de de böyle bir yaklaşım kullanmış.

“In the Beginning” güzel bir anlatıma sahip, sürükleyici ve akıcı bir film. Ben çok derin Babylon 5 bilgisine sahip olmamama rağmen takip edebildim ve anladım, dolayısıyla herkes seyredebilir, amaç da sanırım bu. Savaş sahneleri güzel, fena değil. Stephen Baxter‘ın “Starbreaker” tabir ettiği ışın silahları vardır, burada da o tarz bir silah var, bıçak gibi insanların uzay gemilerini biçip geçiyor.

İç mekanlar daha kaliteli olabilirdi, bu genelde Star Trek tarafında da olan bir problem, dizilerde genellikle çok vakit ve enerji harcanmıyor uzaylıların iç mekanlarına, orada tabii yaratıcılık ve bütçe sorunu var. Birşey demiyorum ama insan tabii özenli bir çalışma görmek istiyor.

Tabii yukarıdaki tüm yorumlarını filmin 1998 yılında yapıldığını bilerek okumakta fayda var, belki de beklentileri çok yüksek tutmamak lazım :)

Özetleyelim:
Karakterler: 9/10
Kurgu: 8/10
Görüntüler: 7/10
Aksiyon: 9/10
Genel: 8/10

Seyretmenizi öneririm yine de.   Şimdi adı “Thirdspace” ikinci bir tanesine bakıyorum, onu da ayrıca yazarım.

The Sarah Connor Chronicles – 2. ve 3. bölümler

Dizinin ikinci ve üçüncü bölümlerini de yeni seyrettim, dayanamayıp iTunes’dan satın aldım, ilk iş serviste işe giderken seyrettim. Bölümler sırayla “Gnothi Seauton” ve “The Turk” adında… Aslında dosyaları iTunes’la indirirken bir heyecan duymadım değil. Ama çok da beklentim yoktu. Zaten maalesef de durum bu yönde gelişti. Bu dizi ile ilgili olarak sürekli gıcıklık yaptığımın farkındayım, belki de çok takmamam lazım… evet. neyse…

Dizi bir şekilde tuttu sanırım, dolu dizgin gidiyor. İkinci bölümde Sarah tüm takım için sahte kimlikler almaya çalışıyor. Bunun için de Terminator II filminde birlikte takıldığı Enrique ile buluşuyor. Bunun dışında John da annesinin eski erkek arkadaşının evine giriyor. Herhalde hala bir baba arayışı içinde… Üçüncü bölümde ise Sarah ölen Dyson’un karısını ziyaret ederek ek bilgi almaya çalışıyor. Bu bilgiler ışığında da genç bir bilgisayar dahisinin evinde yaptığı süper bilgisayarı buluyor. “The Turk” adı bizi heyecanlandırıyor tabii, ama hikayesini bilmeyenler için wikipedia makalesini okumanızı tavsiye ederim.

Bu dizi fena değil ama hala 100% alışamadım, sürükleyici öğeler var, belki yavaş yavaş oturacak. Seyredip göreceğiz, ama keyifli olduğu kesin! Fox’un resmi sitesinin linki de şu: http://www.fox.com/terminator/

Bu blogu okuyanlar içinde diziyi seyredenler varsa fikirlerinizi merak ediyorum.

Kirk’le Spock


Bizdeki Atatürk-İnönü misali, birinci adam ve ikinci adam ya da usta-çırak hikayeleri popüler konulardan biri. Bazı kişilikler çatışıyor, bazıları daha uyumlu…ama hep içinde sadakat, vefa, uzun yıllar süren dostluklar.

Benim de Kirk ve Spock karakterleri ile ilgili hissiyatım bu yönde. Kirk hep öndedir, karizmatiktir, içinden geldiği gibi davranır, neye mal olursa olsun sonunda hep kazanır. Kuralları çiğner, emirlere karşı gelir, hep bir asilik içindedir. Star Trek III – The Search for Spock filminde örneğin, Spock’u bulmak için Atılgan’ı kaçırır, hatta peşindeki gemiyi Scotty’e sabote ettirir, olaylar sarpa sarar, Klingonlular oğlunu öldürür. Ama karizmasıyla hep gönüllerde taht kurar, işini bilir yani.

Spock ise sadece yarım kan Vulcan’lı olmasından dolayı Kirk’e hafif bir duygusal bağlılık içindedir. Mürettebata da bağlıdır bu arada. İkinci adam olmasına rağmen hiç garezi yoktur, hatta Star Trek VI – The Undiscovered Country filminde, politik aracı rolüyle Kirk’ün fikirlerine karşı bir tutum sergileyecek, açıkçası Kirk’ü gıcık da edecektir. Ama buna rağmen her zaman Kirk’ün yanında olur ve destekçisidir. Spock’u oynayan Leonard Nimoy‘un aslında bağımsızlığını da yavaştan ilan etmeye başladığı, yönetmenliğe soyunduğu ve ilerleyen filmlerde prodüktörlük de yaptığı düşünülürse, sonunda belki de “boynuz kulağı geçmiş” demek gerekecektir zaten.

Bu ikisinin ilişkisiyle ilgili YouTube’da komik bir video buldum, çok hoşuma gitti:

Literatürde İstanbul


Sabah giyinirken aklıma geldi… Okuduğum ve içinde İstanbul’dan bahsedilen iki tane bilim kurgu romanı var (eminim benim bildiklerimden daha fazlası da vardır).

Artık klasiklerden saydığımız (sayıyoruz değil mi?) Neuromancer romanında, William Gibson romanın kahramanı Case ve ekibini İstanbul’a getiriyor. Gelmelerinin sebebi Peter Riviera’yı toparlamak.

Diğer bir roman da Thirteen, Richard K. Morgan’ın yeni kitaplarından… Yazar bir süre İstanbul’da yaşayıp İngilizce öğretmenliği yaptığı için olsa gerek, çok detaylı bir İstanbul anlatımı var, üstelik önemli yan karakterlerden biri de Sevgi adında bir Türk kızı.

Bu romanlar ve yazarla ilgili daha fazla yazacağım, ama bu arada sizin bildiğiniz içinde İstanbul geçen başka bilim kurgu romanları da varsa lütfen iletin, merak ediyorum.

Uçan araba olayı

Demin servisten inip ofise çıkarken aklıma ne geldi; şu bilim kurgu dünyasındaki uçan araba merakı… Aklıma gelenler şunlar:

  • Jetgiller
  • Geleceğe Dönüş
  • Bladerunner
  • Star Wars

Aslında biraz daha sağa sola bakınınca bu merakın daha da gerilere gittiğini görüyorum. Ülkemizde “Hususi” tabir edilen araba gibi taşıt araçlarının uçabilmesi, uçak icat edildiğinden beridir insanların hayalgücünde yer etmiş. Örneğin wikipedia’daki şu resme bakın: Cover_of_Popular_Mechanics _Feb_1951.jpg.

Benim en çok hoşuma giden resimlerden biri de bu: Flying Car dream-g.jpg

Bu uçan araba olayının nasıl çalışacağını, trafik düzeni konusunun nasıl halledileceğini, sürücülerin nasıl eğitilip ehliyet alacağını, güvenlik vb gibi bir sürü detayın nasıl halledileceğini merak ediyorum. Büyük ihtimal uydu, kablosuz ağ ve çok yüksek kapasiteli bir bilgisayar ağı ile otomasyon sistemi ile çalışacak. İnsana bırakılırsa çok riskli olacaktır. Türkiye’de tabii neler olacağını düşünmek bile istemiyorum :)

Logan’s Run’ın giriş sahnesi


Şimdi yatmadan önce Logan’s Run filmini seyrediyordum da yazayım dedim… 1976 yılında çevrilmiş bu filmi BK dünyasında bilmeyen yoktur sanırım. Oturup da uzun uzun geyiğini yapmayacağım fakat giriş sahnesine takıldım şimdi. Hatırlayacaksınız, kamera kubbelerin dışından başlar da, daha sonra içeri girerek şehre yaklaşır, şehir gözükür, binalar ağaçlar yollar araçlar… Biliyorum çok eski bir film ve teknoloji çok geriydi – yine de gülmeden yapamıyorum o sahnelerde. Maket oyuncak olduğunun bu kadar belli olması beni üzüyor, acaba o zamanlar bu filmi seyredenler bunu göremiyor muydu? Belki de teknolojinin neler yapabildiğini bilmek insanın algılamasını da kısıtlıyor. 10 yıl sonra belki bugünkü filmlerle dalga geçecek millet… ama biz elmas pırlanta görmüş gibi bakıyoruz ekrana.

Bir de filmin sonunda şehrin ana beyninin (işte yapay zekasının ya da merkezi beyninin… neyse) Logan marifetiyle çatlayıp patlaması bence saçma olmuş, bunu gerçekten kabul edemiyorum, filmin çok kötü bir eksikliği bu… Yıl olacak 2200 falan da böyle saçma bir şeyden koca yapay zeka göçecek! Katılmayanlar olabilir, ama bu biraz basite kaçmak oluyor.

Şaka bir yana, Logan’s Run’ı seyretmediyseniz tavsiye ediyorum, kesin seyredin. Bence Asimov’un Peeble in the Sky kitabından hafif arağın da olduğu, ilginç bir hikayesi vardır, biraz günümüzdeki insanların anlayıp kendileriyle özdeşleştirebilmeleri için basit tutulmuştur. Filmin senaryosu 1967 tarihli aynı isimli ve William F. Nolan ve George Clayton Johnson isimli iki yazar tarafından kaleme alınmış kitaptan esinlenmiş. Artık okumadım, okuyan varsa beri gelsin anlatsın…

Bunun bir de yine 70′lerde yapılmış bir dizisi varmış Amerika’da, ben seyretmedim, iTunes’da (ABD dükkanında) satıyorlar ama değmeyeceğini düşündüm, özellikle önizleme yapıp şöyle bir bakınca… http://www.snowcrest.net/fox/logantv/index.htm linkinden ve iTunes ABD dükkanındaki dizi sayfasından ek bilgi alınabilir, ben çok takmıyorum ama ilgilenen olursa diye yazdım. Unutmadan, 2010 gibi de yeni versiyon film çekilecek diye okudum, ama belli olmaz, bu kadar da baba bir hikaye değil, Matrix biraz silip süpürdü alternatif gelecek konusunu.

Bekleyelim, görelim.

Yeni bir dizi: The Sarah Connor Chronicles

Geçenlerde iTunes’da BK dizilerine bakarken yeni bir tane dizi gördüm, adı “The Sarah Connor Chronicles”. Ben 19 Ocak günü baktığımda daha henüz iki bölümü vardı, ilkini de zaten ücretsiz veriyorlardı. Tabii ben bile böyle bir şeye dayanamam, hemencecik indirdim ve seyrettim.

Zaten işi bilenler hemen anlıyor ne olduğunu, ama yeni nesil için bahsedelim: Sarah Connor nam hanımefendi Terminator filmlerinin vazgeçilmez karakteri, dünyayı kurtaran adamın annesi gibi bir karakter. İlk Terminatör filminde ana karakterdi, ikincide de yine çok ağırlıklı bir karakterdi, ama yavaştan yerini büyümekte olan oğlu John’a bırakıyordu tabii. Bu rolü Linda Hamilton oynadı, iki film arasındaki kas yapısındaki artış ve karizmadaki yükseliş de gözümüzden kaçmadı. Bence üçüncü filmde olmaması iyi olmadı, ama ne yapsın kadın artık anneanne misali her yaşta da robot şeyedemezsin ki… Anlayışla karşılayarak Arnold ile idare ettik, seksi kötü kadın robotu boşveriyorum, ciddiye alınacak bir yanı yoktu.

Neyse çok uzattık. Nerde kaldıydık… ha, neyse işte bu dizi de Terminator 2′den sonraki dönemde geçiyor, Sarah J. Connor ve oğlu John’un hayatta kalma macerasını ve başlarından geçenleri anlatmayı amaçlıyor.

Ben açıkçası oyunculardan çok etkilenmedim, oyunculuk olarak gayet iyi olduklarına eminim, ne de olsa belli tecrübede genç oyuncular. Fakat karakterlerin yapılarında memnun olamadığım noktalar var.

Sarah Connor rolündeki Lena Headey fena değil ama Sarah karakterindeki o sertliği ve savaşçılığı yansıtamıyor, Linda Hamilton’dan sonra kesmiyor açıkçası. Büyük ihtimal dizi tutar da uzun süre oynarsa, alışacağız ve hoşlanacağız, ama ilk seyirde tatminkar değil. Orijinal karakterde de bir umutsuzluk vardı ama bu meydan okuyan, savaşarak ölmeye kararlı bir umutsuzluktu… Lena Headey biraz yumuşak kalmış bunu vermek için.

John rolündeki evladımız Thomas Dekker de beni tatmin etmedi. Hikayenin zaman planına göre bakarsak, John daha önceki Terminator 2 sırasında daha fırlama ve atılgan bir kardeşimizdi… Halbuki bu pilot bölümdeki karakter biraz daha pırsık, korkak ve açıkçası (kimse alınmasın) kız gibi derler ya, öyle olmuş. Belki mantıklıdır, büyüdükçe riskler daha iyi görülüp korkaklık artabilir.

Son olarak robot Cameron rolündeki Summer Glau’ya ise laf yok… Serenity filminden tanıdığımız Summer olayı gayet iyi kotarmış, o konuda yorum yapamıyorum, blog yazacağız diye boş boş yazmaya gerek yok yani. Sadece tek diyebileceğim, bu dizi bence Summer sayesinde tutarsa tutar!

Terminator rolündeki arkadaşı saymıyorum burada, açıkçası bir 30 kilo versem de beni koysalar daha iyi oynardım… dermişim.

Birkaç baba sahne ve kurgu var; 1963′te gönderilip 1999 için hazırlık yapan teknik ekip, hazırda bekleyen zaman makinesi ve cıbıldak zaman yolculuğu olayı, Terminator robotu ahanda diye dağıtan baba silah… var tabii, birşeyler var, seyredilir yani.

Toparlayalım:

Dizi pek sürükleyici değil, aksiyon sahneleri güzel ama onlar da tabii Arnold’u aratıyor. Hani Friends bittikten sonra Matt Le Blanc’ın Joey karakteri ile Joey adında spinoff dizi çıkmıştı ya, onu hatırlattı bana bu dizi… Ne kadar başarılı olacağı meçhul, ama eğlencelik olarak güzel. İşleri zor tabii, Terminator serisinden sonra insanları mutlu edecek birşeyler çıkarmak daha da zor. Bir Türk olarak hemen “Sizin de işiniz zor be kardeş” diyeyim o zaman. Terminator franchise olarak konuyu özleyenler için tatmin edici. Ben açıkçası çok beğenmedim ama herhalde dayanamayıp satın alıp seyredeceğim. Böyle bir basiretsizlik yaparsam da burada yazarım paylaşırız.

Fox’un Fall Preview sayfalarından İngilizce olarak daha fazla detay okumak isterseniz http://www.fox.com/fallpreview/new/sarahconnorchronicles.htm

Özet Değerlendirme:
Karakterler: 7/10
Kurgu: 8/10
Görüntüler: 8/10
Aksiyon: 8/10
Genel: 8/10

Son olarak Sarah Connor ile ilgili daha fazla bilgi için İngilizce Wikipedia’ya bakabilirsiniz: http://en.wikipedia.org/wiki/Sarah_Connor_(Terminator)