Memento filmi ve düşündürdükleri

Aslında Memento’nun dışında da bilim kurgu tarafında rastladığımız “hafıza” konusu bu beni düşündüren…

Payback’teki hafıza silme teknolojisi, Total Recall’daki sanal hafıza satınalma fikri, William Gibson’un matrix ve johnny mnemonic klasikleri, Richard Morgan kitaplarında geçen “stack”ler içindeki insan kişilikleri… İnsan kişiliğinin ve hatıralarının dijital şekilde depolanabilmesi, bunun dijital ortamlarda taşınabilmesi ve hatta başka bedenlere aktarılabilmesi öyle ya da böyle çok işlenen bir konu.

İnsanın “ruh” diyebileceğimiz enerjisini kaydedip taşıyabilmek mümkün mü acaba?  Vücutlarımız bir şekilde bunu yapan biyolojik makineler değil mi aslında?  Şu anda kendimizi fiziksel olarak vücudumuzla özdeşleştiriyoruz.  Birkaç vücut değiştirip birkaç standart insan ömrü uzunluğunda yaşadıktan sonra artık vücutlarımız ile kendimizi özleştirmiyor olacağız sanırım?

Kişiliklerin ve hatıraların değişebildiği, silinebildiği, eklenip çıkarılabildiği bir dünyada gerçekten değişik karakterler olarak var olabilecek miyiz?

Zaman Yolcusunun Karısı

Böyle bir filmin sinemalara geldiğini şimdi emailde gördüm, dedim bir yerden tanıdık geliyor. Öncelikle zaten içinde yanyana “Zaman” ve “Yolcu” kelimeleri geçmesi bir bilim kurgu manyağı için yeterli tabii. Fakat sonra hatırladım, ben bu filme konu olan kitabın İngilizcesini ilginç bulup almış fakat bir türlü okuyamamıştım. Hala evde bir yerde duruyor, sanırım gözönünde olmadığı için alıp başlayamadım. Ayıp tabii… Neyse kitabın adı “The Time Traveler’s Wife”, yazarı da Audrey Niffenegger. Filme giden birilerine sormak lazım şimdi merak ettim.

Blogda çok ziyaretçim olsa gidenler biraz bahsediverse diyeceğim ama zaten ayda 1 ziyaretçi geliyor!

Neyse iş başa düşüyor tabii :)

Güneş… ve yeraltı

Pazar günü Sunshine filmini izliyordum… Konusu; güneş sönmeye başlıyor, onu tekrar canlandırmak için bir uzay gemisiyle gidilip bir bomba patlatılacak. Özetle bu. Aslında ciddi bilim kurgu severler için öylesine yapılmış basit bir film…olabilirdi. Hala biraz öyle. Event Horizon, Solaris, gibi filmlerden araklar var doğruya doğru. Ama bazı saçmalıklarına ve yer yer çektiği kopyalara rağmen nedense ben filmi beğendim.

Neden beğendim? Öncelikle görüntü teknolojisi iyi kullanılmış, herşey yerli yerine oturmuştu. Bir çok filmde bu kadar tatminkar görsel yapı olmuyor. Onu bir kere söyleyeyim. Çekimler, karakter seçimleri vb iyi. Müziği de beğendim. Ama bu değil asıl sebep.

Bunun dışında (filmi anlatıp tadını kaçırmamak için anlatmıyorum) filmin kapanışı film içinde yavaş yavaş yükselen mistisizm ve gerilimi çok iyi bağlıyor, son anda filmin anlamını değiştirebiliyor. Bu birçok filmde bu kadar zigzaglı olmuyor. Beklenen bitiş gerçekleşiyor, yine de sonuç değişik. Aslında seyredenlerle tartışabiliriz, başkalarının fikrini de merak ediyorum.

Tavsiye ederim seyretmenizi, zaten ne çevrilse seyredeceğiz o ayrı gerçi, bilim kurgu manyağıyız sonuçta… ama en azından değişik denemeler görmek keyifli.

Aklıma gelmişken… ardından başka bir film seyrettim. The Core filmi mesela farklı, keyifli bir seyir belki, vakit harcamak için eğlencelik vb, ama hiçbir duygusal tatmini yok. Entellektüel tatmini de kısıtlı. İkisini ardarda seyretseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Bladerunner ve "Deckard insan mı" tartışması…


Bu akşam Pazartesi sendromuna biraz çare olabilsin diye Bladerunner‘ı seyrettim yine, arada bir seyrediyorum… Açıkçası 25 yıllık film olmasına rağmen keyifle ve lezzetle seyredilmeye devam ediyor. Orijinal kitabını da okumuştum, Philip K. Dick’in ünlü kitabıdır… (“Do Androids Dream of Electric Sheep?“) – fakat filmi de ayrı bir bilim kurgu klasiği…

Burada filmi anlatacak değilim, onu ayrıca yaparız ya da oturup bir zahmet seyredersiniz… Fakat asıl keyfimi getiren konu filmin kahramanı Deckard’ın insan mı yoksa replikant mı olup olmaması sorusu… bu konuda bilim kurgu dünyasında ciddi bir tartışma var. Yönetmen Ridley Scott’un röportajlarında söylediklerine ve Director’s Cut (yönetmen özel versiyonu) DVD’ye bakılırsa Deckard’ın replikant olduğu düşünülüyor. Fakat bazı karşı argümanlar da var. Siz ne düşünüyorsunuz bilmem ama bence adam replikant kesin.

Neden mi böyle düşünüyorum: Gaff’ın Deckard’ın gördüğü boynuzlu at rüyasını biliyor olması, Deckard’ın odasındaki eski fotoğraflar ve yine filmin sonundaki diyaloglar… Polis şefi de beni biraz kıllandırdı.

Buna karşı bir argüman olan “Deckard insan olmasaydı replikantlardan bu kadar kolay dayak yer miydi?” sorusuna da katılmıyorum, adamın dikkati çekmemesi için insandan daha üstün olmaması gerekiyor – bence geçersiz bir yorum. Siz ne düşünüyorsunuz?!

Türk Bilim Kurgu filmleri

Türk bilim kurgu filmlerinin neden çok boş olduğunun arkasındaki en önemli sebep bence Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik durum, ve tabii okuyucuların genel eğitim ve ilgi düzeyi… 

Bilim Kurgu, çoğu kişinin sandığının aksine, boş bir eğlencelik değil, aslında sosyal ve bilimsel gelişmelerin geleceğe yansıtıldığı bir bilim dalı.  Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’deki bilim kurgu fakirliğinin sebebi belli; Türkiye’nin gelecekte dünyayı ve insanlığı değiştirecek bilimsel ya da toplumsal vb büyük etkiler yapabileceği şüpheli… Tabii tarihe bakıldığında bir sürü sürpriz mümkün, zaten bilim kurgunun güzelliği de burada, hem ciddi hem de yaratıcılık ile zenginleştirilebilecek bir alan. 

Fakat şu anda işte GORA ya da Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu gibi filmlerin ya da uzay konulu reklamların içeriklerinin klişe ve basit olmasının sebebi şu: Türkiye ile ilgili ciddi projeksiyonlar yapabilecek kapasitede yazarlar çok yok, olanlar da daha kısa vadeli ve politik konularla ilgili… Bu konuda üniversitelerin bilim adamlarına iş düşüyor, Türkiye’nin nüfus, bilim, kültür, sanat ve din konusundaki gelecekteki olasılıklarını iyi belirleyen çalışmalar kesin vardır.  Bilim Kurgu yazarı olarak ciddi çalışma yapacak insanların bu tarafla ilişkisini artırması gerekiyor.  Tabii bir de piyasa koşulları var, “bu satar” diye yapılan işlerin kalitesi malum.

 Özetle, sonunda alınan sonuç “bıyıklı astronot”, “uzaygemisinde temizlikçi kadın”, “uzaygemisinde simit-çay molası” ve “hareket çekme” vb gibi hoşluklardan öteye geçemiyor.  Halbuki eskiden belirtilen “bütçe”, “uzmanlık”, “teknoloji” eksiklikleri pek yok, bu filmlerin ne kadar kaliteli çekimleri ve bilgisayar teknolojilerini kullandıkları görülüyor. Demek ki iş aslında filmlerin ve senaryoların içini doldurmada…

Bilim kurguyu Cem Yılmaz ve Mehmet Ali Erbil gibi komedyenlerin komedi şovu ve ucuz eğlence malzemesi olmaktan çıkaracak ciddi yazar, sinemacı ve projelere ihtiyacımız var.

Babylon 5: In The Beginning ve düşündürdükleri


Dün Babylon 5 dizisine ek olarak çekilen Tv filmlerinden birini seyrettim.  Adı “In The Beginning“, dizinin başlangıç zamanından önce olan İnsan-Minbari savaşını ve diğer olayları gösteriyor ve sanıyorum (benim değil ama) diziyi sevenlerin birçok sorusuna yanıt veriyor.

Öncelikle bir not; Babylon 5 ve Deep Space 9 gibi dizileri ben 100% içime sinerek seyredemiyorum. Niye? Çünkü yapı gereği çok çeşitli uzaylılar ve yaratıklar kurgulanması gerekiyor.  Ve bunlar herzaman kaliteli ve yaratıcı olarak yapılamıyor.  Yoksa CGI ya da pahalı başka teknolojiler kullanılması gerekecek, bütçe artacak.  Bu yüzden sanırım, genelde hep bir insan formu kullanılmakta. Halbuki bana uzaylılar sürekli insan (humanoid) formda olmaz gibi geliyor.  Uzay Yolu (Star Trek) film ve dizilerinin benim açımdan en kötü problemi bu mesela.  Çok seviyorum ama o kısım hep geri planda beni rahatsız ediyor.  Bu konuda bazı teoriler var, bilim kurgu yazarlarının bazıları da bu yönde gidiyor, “evrende en etkin ve verimli vücut tasarımı humanoid cinsidir” gibi bir yaklaşım olabiliyor.  Örneğin John Scalzi‘nin son okumakta olduğum kitabı Android’s Dream‘de de böyle bir yaklaşım kullanmış.

“In the Beginning” güzel bir anlatıma sahip, sürükleyici ve akıcı bir film. Ben çok derin Babylon 5 bilgisine sahip olmamama rağmen takip edebildim ve anladım, dolayısıyla herkes seyredebilir, amaç da sanırım bu. Savaş sahneleri güzel, fena değil. Stephen Baxter‘ın “Starbreaker” tabir ettiği ışın silahları vardır, burada da o tarz bir silah var, bıçak gibi insanların uzay gemilerini biçip geçiyor.

İç mekanlar daha kaliteli olabilirdi, bu genelde Star Trek tarafında da olan bir problem, dizilerde genellikle çok vakit ve enerji harcanmıyor uzaylıların iç mekanlarına, orada tabii yaratıcılık ve bütçe sorunu var. Birşey demiyorum ama insan tabii özenli bir çalışma görmek istiyor.

Tabii yukarıdaki tüm yorumlarını filmin 1998 yılında yapıldığını bilerek okumakta fayda var, belki de beklentileri çok yüksek tutmamak lazım :)

Özetleyelim:
Karakterler: 9/10
Kurgu: 8/10
Görüntüler: 7/10
Aksiyon: 9/10
Genel: 8/10

Seyretmenizi öneririm yine de.   Şimdi adı “Thirdspace” ikinci bir tanesine bakıyorum, onu da ayrıca yazarım.

Kirk’le Spock


Bizdeki Atatürk-İnönü misali, birinci adam ve ikinci adam ya da usta-çırak hikayeleri popüler konulardan biri. Bazı kişilikler çatışıyor, bazıları daha uyumlu…ama hep içinde sadakat, vefa, uzun yıllar süren dostluklar.

Benim de Kirk ve Spock karakterleri ile ilgili hissiyatım bu yönde. Kirk hep öndedir, karizmatiktir, içinden geldiği gibi davranır, neye mal olursa olsun sonunda hep kazanır. Kuralları çiğner, emirlere karşı gelir, hep bir asilik içindedir. Star Trek III – The Search for Spock filminde örneğin, Spock’u bulmak için Atılgan’ı kaçırır, hatta peşindeki gemiyi Scotty’e sabote ettirir, olaylar sarpa sarar, Klingonlular oğlunu öldürür. Ama karizmasıyla hep gönüllerde taht kurar, işini bilir yani.

Spock ise sadece yarım kan Vulcan’lı olmasından dolayı Kirk’e hafif bir duygusal bağlılık içindedir. Mürettebata da bağlıdır bu arada. İkinci adam olmasına rağmen hiç garezi yoktur, hatta Star Trek VI – The Undiscovered Country filminde, politik aracı rolüyle Kirk’ün fikirlerine karşı bir tutum sergileyecek, açıkçası Kirk’ü gıcık da edecektir. Ama buna rağmen her zaman Kirk’ün yanında olur ve destekçisidir. Spock’u oynayan Leonard Nimoy‘un aslında bağımsızlığını da yavaştan ilan etmeye başladığı, yönetmenliğe soyunduğu ve ilerleyen filmlerde prodüktörlük de yaptığı düşünülürse, sonunda belki de “boynuz kulağı geçmiş” demek gerekecektir zaten.

Bu ikisinin ilişkisiyle ilgili YouTube’da komik bir video buldum, çok hoşuma gitti:

Logan’s Run’ın giriş sahnesi


Şimdi yatmadan önce Logan’s Run filmini seyrediyordum da yazayım dedim… 1976 yılında çevrilmiş bu filmi BK dünyasında bilmeyen yoktur sanırım. Oturup da uzun uzun geyiğini yapmayacağım fakat giriş sahnesine takıldım şimdi. Hatırlayacaksınız, kamera kubbelerin dışından başlar da, daha sonra içeri girerek şehre yaklaşır, şehir gözükür, binalar ağaçlar yollar araçlar… Biliyorum çok eski bir film ve teknoloji çok geriydi – yine de gülmeden yapamıyorum o sahnelerde. Maket oyuncak olduğunun bu kadar belli olması beni üzüyor, acaba o zamanlar bu filmi seyredenler bunu göremiyor muydu? Belki de teknolojinin neler yapabildiğini bilmek insanın algılamasını da kısıtlıyor. 10 yıl sonra belki bugünkü filmlerle dalga geçecek millet… ama biz elmas pırlanta görmüş gibi bakıyoruz ekrana.

Bir de filmin sonunda şehrin ana beyninin (işte yapay zekasının ya da merkezi beyninin… neyse) Logan marifetiyle çatlayıp patlaması bence saçma olmuş, bunu gerçekten kabul edemiyorum, filmin çok kötü bir eksikliği bu… Yıl olacak 2200 falan da böyle saçma bir şeyden koca yapay zeka göçecek! Katılmayanlar olabilir, ama bu biraz basite kaçmak oluyor.

Şaka bir yana, Logan’s Run’ı seyretmediyseniz tavsiye ediyorum, kesin seyredin. Bence Asimov’un Peeble in the Sky kitabından hafif arağın da olduğu, ilginç bir hikayesi vardır, biraz günümüzdeki insanların anlayıp kendileriyle özdeşleştirebilmeleri için basit tutulmuştur. Filmin senaryosu 1967 tarihli aynı isimli ve William F. Nolan ve George Clayton Johnson isimli iki yazar tarafından kaleme alınmış kitaptan esinlenmiş. Artık okumadım, okuyan varsa beri gelsin anlatsın…

Bunun bir de yine 70′lerde yapılmış bir dizisi varmış Amerika’da, ben seyretmedim, iTunes’da (ABD dükkanında) satıyorlar ama değmeyeceğini düşündüm, özellikle önizleme yapıp şöyle bir bakınca… http://www.snowcrest.net/fox/logantv/index.htm linkinden ve iTunes ABD dükkanındaki dizi sayfasından ek bilgi alınabilir, ben çok takmıyorum ama ilgilenen olursa diye yazdım. Unutmadan, 2010 gibi de yeni versiyon film çekilecek diye okudum, ama belli olmaz, bu kadar da baba bir hikaye değil, Matrix biraz silip süpürdü alternatif gelecek konusunu.

Bekleyelim, görelim.