Syndicate

Ne zamandır aklımda şu Amiga emulator programını kurup eski oyunları oynamak vardı… (Genç olanlarınız nedir bu Amiga diyebilir? Kendimi çok yaşlı hissediyorum. Alın linki). Bir iki gün önce fırsatım oldu da sonunda yaptım. Önce klasik ne zamandır aklımda olan bir oyun vardı, Kingdoms of England II: Vikings diye, strateji oyunu. Onu oynadım biraz. Daha sonra da bilim kurgu konulu klasikleri düşünmeye başladım; ve tabii ki akla gelen ilk isimlerden biri: Syndicate.

Oyun Bladerunner’dan da esinlenilmiş tam bir cyberpunk oyunu. Konusu da kısaca gelecekte şirketlerin dünya üzerinde birbiriyle savaşını anlatıyor. 4 tane androidi yöneterek rakip şirketlerin işlerini bozup kendi kârınızı garantiye almanız lazım. Çok keyifli bir oyun, havaya girdikçe eski günleri hatırladım. Oyunu oynarken aldığım bir screenshot aşağıda vardı ama silinmiş… ben de başka bir siteden buldum – aşağıda… yeni nesil nasıl dalgasını geçer bizle şimdi. Ama o günleri yaşamış olmak lazım :)

Syndicate sokaklarında gezerken

Nereden nereye işte… Çok işlenmiş bir konu aslında, 3-4 ay önce okuduğum Richard K. Morgan’ın kitabı Market Forces da bu konuyu işliyor. Okumanızı tavsiye ederim. Şirketlerin artan sosyal problemler, doğal kaynakların azalması ve hükümetlerin yetersiz kalmasıyla nasıl güçlenebileceğini görmek zor değil. Bilim kurgu’nun gerçeğe yakın kısımlarından bir tanesi bu bence. Aynı şekilde Robocop, Total Recall ve Paycheck filmlerinde de bu yaklaşımı görebilirsiniz.

Bladerunner ve "Deckard insan mı" tartışması…


Bu akşam Pazartesi sendromuna biraz çare olabilsin diye Bladerunner‘ı seyrettim yine, arada bir seyrediyorum… Açıkçası 25 yıllık film olmasına rağmen keyifle ve lezzetle seyredilmeye devam ediyor. Orijinal kitabını da okumuştum, Philip K. Dick’in ünlü kitabıdır… (“Do Androids Dream of Electric Sheep?“) – fakat filmi de ayrı bir bilim kurgu klasiği…

Burada filmi anlatacak değilim, onu ayrıca yaparız ya da oturup bir zahmet seyredersiniz… Fakat asıl keyfimi getiren konu filmin kahramanı Deckard’ın insan mı yoksa replikant mı olup olmaması sorusu… bu konuda bilim kurgu dünyasında ciddi bir tartışma var. Yönetmen Ridley Scott’un röportajlarında söylediklerine ve Director’s Cut (yönetmen özel versiyonu) DVD’ye bakılırsa Deckard’ın replikant olduğu düşünülüyor. Fakat bazı karşı argümanlar da var. Siz ne düşünüyorsunuz bilmem ama bence adam replikant kesin.

Neden mi böyle düşünüyorum: Gaff’ın Deckard’ın gördüğü boynuzlu at rüyasını biliyor olması, Deckard’ın odasındaki eski fotoğraflar ve yine filmin sonundaki diyaloglar… Polis şefi de beni biraz kıllandırdı.

Buna karşı bir argüman olan “Deckard insan olmasaydı replikantlardan bu kadar kolay dayak yer miydi?” sorusuna da katılmıyorum, adamın dikkati çekmemesi için insandan daha üstün olmaması gerekiyor – bence geçersiz bir yorum. Siz ne düşünüyorsunuz?!

Türk Bilim Kurgu filmleri

Türk bilim kurgu filmlerinin neden çok boş olduğunun arkasındaki en önemli sebep bence Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik durum, ve tabii okuyucuların genel eğitim ve ilgi düzeyi… 

Bilim Kurgu, çoğu kişinin sandığının aksine, boş bir eğlencelik değil, aslında sosyal ve bilimsel gelişmelerin geleceğe yansıtıldığı bir bilim dalı.  Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’deki bilim kurgu fakirliğinin sebebi belli; Türkiye’nin gelecekte dünyayı ve insanlığı değiştirecek bilimsel ya da toplumsal vb büyük etkiler yapabileceği şüpheli… Tabii tarihe bakıldığında bir sürü sürpriz mümkün, zaten bilim kurgunun güzelliği de burada, hem ciddi hem de yaratıcılık ile zenginleştirilebilecek bir alan. 

Fakat şu anda işte GORA ya da Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu gibi filmlerin ya da uzay konulu reklamların içeriklerinin klişe ve basit olmasının sebebi şu: Türkiye ile ilgili ciddi projeksiyonlar yapabilecek kapasitede yazarlar çok yok, olanlar da daha kısa vadeli ve politik konularla ilgili… Bu konuda üniversitelerin bilim adamlarına iş düşüyor, Türkiye’nin nüfus, bilim, kültür, sanat ve din konusundaki gelecekteki olasılıklarını iyi belirleyen çalışmalar kesin vardır.  Bilim Kurgu yazarı olarak ciddi çalışma yapacak insanların bu tarafla ilişkisini artırması gerekiyor.  Tabii bir de piyasa koşulları var, “bu satar” diye yapılan işlerin kalitesi malum.

 Özetle, sonunda alınan sonuç “bıyıklı astronot”, “uzaygemisinde temizlikçi kadın”, “uzaygemisinde simit-çay molası” ve “hareket çekme” vb gibi hoşluklardan öteye geçemiyor.  Halbuki eskiden belirtilen “bütçe”, “uzmanlık”, “teknoloji” eksiklikleri pek yok, bu filmlerin ne kadar kaliteli çekimleri ve bilgisayar teknolojilerini kullandıkları görülüyor. Demek ki iş aslında filmlerin ve senaryoların içini doldurmada…

Bilim kurguyu Cem Yılmaz ve Mehmet Ali Erbil gibi komedyenlerin komedi şovu ve ucuz eğlence malzemesi olmaktan çıkaracak ciddi yazar, sinemacı ve projelere ihtiyacımız var.

Uzayda ses olmaz ki!

Bütün film ve dizilerde (bir iki istisna hariç) uzayda geçen sahnelerde uzay gemilerinden bir sürü ses çıkıyor.  İşte ateş edince çıkan sesler, uçarken ya da kameranın önünden geçerken oluşan sesler, patlama sesleri… Hepimiz biliyoruz ki uzayda hava olmadığından ses duyulamaz.  Ama nedense en baba filmlerde bile, örneğin Star Wars ya da Star Trek filmlerinde bangır bangır sesler duyuluyor. 

Seyircinin keyif alabilmesi ve algılamada sorun olmaması için seslerin kullanılmasını anlıyorum.  Yine de bu bilimsel gerçeği gözden kaçırmayalım isterim.  Çünkü konuyu bilmeyen insanları yanlış yönlendirebilir ve kulaktan dolma yanlışlıklara sebep açabilir.

Aklıma gelen bir istisna da yeniden çekilen Battlestar Galactica dizisi.  Oradaki uzay sahnelerinde genel olarak bir sessizlik ve bu konuda bir gerçekçilik hakim.  O açıdan beğeniyorum.  Gerçi dizinin çekimleri ve tarzı da karanlık ve sessiz şekilde, o yüzden bütününe bakıldığında güzel oturuyor, seyirciyi sıkmıyor.

Bu arada, okuduğum bir makalede aslında uzaydaki gazların da ses iletebileceği, eğer çok güçlü bir mikrofon ya da kulağımız olsa aslında uzayda da sesleri duyabileceğimiz belirtilmiş.  Hatta yakın zamanda bir karadelikten gelen Si Bemol notasından bahsedilmiş.  Benim çok ilgimi çekti, okumak isterseniz tıklayın: http://www.space.com/scienceastronomy/mystery_monday_030922.html.

Bunlar iyi hoş, ama yine de seyrettiğimiz film ve dizilerdeki garipliği değiştirmiyor maalesef.

Star Wars: Clone Wars çizgifilmi

Seyredecek başka şey bulamadığım için oturdum iTunes’dan aldığım Clone Wars çizgi filmlerini seyrettim.  Çok beğendim, seyretmesi çok keyifli.  Filmlerde gördüğümüz tüm karakterler var, özellikle Obi-Wan Kenobi ve Anakin Skywalker’ın katıldığı savaşlar ve maceraları gösterilmiş.  Clone savaşları ve özellikle ayrılıkçılarla yapılan savaşlar işleniyor.  Tabii ki değişmez karakterler R2D2, C3PO ve Yoda da var. 

Bölümler sezonlar vb durumu biraz karışık ama özetle iTunes’da iki sezon ve toplamda 25 bölümden oluşuyor.   Filmlerden daha fazla detay ve ek macera görmek isterseniz güzel bir fırsat.  Benim yaşadığım tek problem ilk 20 bölümün ortalama 5 dakika sürmesi, dolayısıyla tam havaya girmişken bitiyor, bir sonrakine geçmek gerekiyor. 

Tavsiye ederim kesinlikle seyredin.  Daha fazla bilgi isterseniz de http://en.wikipedia.org/wiki/Star_Wars:_Clone_Wars

Babylon 5: In The Beginning ve düşündürdükleri


Dün Babylon 5 dizisine ek olarak çekilen Tv filmlerinden birini seyrettim.  Adı “In The Beginning“, dizinin başlangıç zamanından önce olan İnsan-Minbari savaşını ve diğer olayları gösteriyor ve sanıyorum (benim değil ama) diziyi sevenlerin birçok sorusuna yanıt veriyor.

Öncelikle bir not; Babylon 5 ve Deep Space 9 gibi dizileri ben 100% içime sinerek seyredemiyorum. Niye? Çünkü yapı gereği çok çeşitli uzaylılar ve yaratıklar kurgulanması gerekiyor.  Ve bunlar herzaman kaliteli ve yaratıcı olarak yapılamıyor.  Yoksa CGI ya da pahalı başka teknolojiler kullanılması gerekecek, bütçe artacak.  Bu yüzden sanırım, genelde hep bir insan formu kullanılmakta. Halbuki bana uzaylılar sürekli insan (humanoid) formda olmaz gibi geliyor.  Uzay Yolu (Star Trek) film ve dizilerinin benim açımdan en kötü problemi bu mesela.  Çok seviyorum ama o kısım hep geri planda beni rahatsız ediyor.  Bu konuda bazı teoriler var, bilim kurgu yazarlarının bazıları da bu yönde gidiyor, “evrende en etkin ve verimli vücut tasarımı humanoid cinsidir” gibi bir yaklaşım olabiliyor.  Örneğin John Scalzi‘nin son okumakta olduğum kitabı Android’s Dream‘de de böyle bir yaklaşım kullanmış.

“In the Beginning” güzel bir anlatıma sahip, sürükleyici ve akıcı bir film. Ben çok derin Babylon 5 bilgisine sahip olmamama rağmen takip edebildim ve anladım, dolayısıyla herkes seyredebilir, amaç da sanırım bu. Savaş sahneleri güzel, fena değil. Stephen Baxter‘ın “Starbreaker” tabir ettiği ışın silahları vardır, burada da o tarz bir silah var, bıçak gibi insanların uzay gemilerini biçip geçiyor.

İç mekanlar daha kaliteli olabilirdi, bu genelde Star Trek tarafında da olan bir problem, dizilerde genellikle çok vakit ve enerji harcanmıyor uzaylıların iç mekanlarına, orada tabii yaratıcılık ve bütçe sorunu var. Birşey demiyorum ama insan tabii özenli bir çalışma görmek istiyor.

Tabii yukarıdaki tüm yorumlarını filmin 1998 yılında yapıldığını bilerek okumakta fayda var, belki de beklentileri çok yüksek tutmamak lazım :)

Özetleyelim:
Karakterler: 9/10
Kurgu: 8/10
Görüntüler: 7/10
Aksiyon: 9/10
Genel: 8/10

Seyretmenizi öneririm yine de.   Şimdi adı “Thirdspace” ikinci bir tanesine bakıyorum, onu da ayrıca yazarım.

The Sarah Connor Chronicles – 2. ve 3. bölümler

Dizinin ikinci ve üçüncü bölümlerini de yeni seyrettim, dayanamayıp iTunes’dan satın aldım, ilk iş serviste işe giderken seyrettim. Bölümler sırayla “Gnothi Seauton” ve “The Turk” adında… Aslında dosyaları iTunes’la indirirken bir heyecan duymadım değil. Ama çok da beklentim yoktu. Zaten maalesef de durum bu yönde gelişti. Bu dizi ile ilgili olarak sürekli gıcıklık yaptığımın farkındayım, belki de çok takmamam lazım… evet. neyse…

Dizi bir şekilde tuttu sanırım, dolu dizgin gidiyor. İkinci bölümde Sarah tüm takım için sahte kimlikler almaya çalışıyor. Bunun için de Terminator II filminde birlikte takıldığı Enrique ile buluşuyor. Bunun dışında John da annesinin eski erkek arkadaşının evine giriyor. Herhalde hala bir baba arayışı içinde… Üçüncü bölümde ise Sarah ölen Dyson’un karısını ziyaret ederek ek bilgi almaya çalışıyor. Bu bilgiler ışığında da genç bir bilgisayar dahisinin evinde yaptığı süper bilgisayarı buluyor. “The Turk” adı bizi heyecanlandırıyor tabii, ama hikayesini bilmeyenler için wikipedia makalesini okumanızı tavsiye ederim.

Bu dizi fena değil ama hala 100% alışamadım, sürükleyici öğeler var, belki yavaş yavaş oturacak. Seyredip göreceğiz, ama keyifli olduğu kesin! Fox’un resmi sitesinin linki de şu: http://www.fox.com/terminator/

Bu blogu okuyanlar içinde diziyi seyredenler varsa fikirlerinizi merak ediyorum.

Kirk’le Spock


Bizdeki Atatürk-İnönü misali, birinci adam ve ikinci adam ya da usta-çırak hikayeleri popüler konulardan biri. Bazı kişilikler çatışıyor, bazıları daha uyumlu…ama hep içinde sadakat, vefa, uzun yıllar süren dostluklar.

Benim de Kirk ve Spock karakterleri ile ilgili hissiyatım bu yönde. Kirk hep öndedir, karizmatiktir, içinden geldiği gibi davranır, neye mal olursa olsun sonunda hep kazanır. Kuralları çiğner, emirlere karşı gelir, hep bir asilik içindedir. Star Trek III – The Search for Spock filminde örneğin, Spock’u bulmak için Atılgan’ı kaçırır, hatta peşindeki gemiyi Scotty’e sabote ettirir, olaylar sarpa sarar, Klingonlular oğlunu öldürür. Ama karizmasıyla hep gönüllerde taht kurar, işini bilir yani.

Spock ise sadece yarım kan Vulcan’lı olmasından dolayı Kirk’e hafif bir duygusal bağlılık içindedir. Mürettebata da bağlıdır bu arada. İkinci adam olmasına rağmen hiç garezi yoktur, hatta Star Trek VI – The Undiscovered Country filminde, politik aracı rolüyle Kirk’ün fikirlerine karşı bir tutum sergileyecek, açıkçası Kirk’ü gıcık da edecektir. Ama buna rağmen her zaman Kirk’ün yanında olur ve destekçisidir. Spock’u oynayan Leonard Nimoy‘un aslında bağımsızlığını da yavaştan ilan etmeye başladığı, yönetmenliğe soyunduğu ve ilerleyen filmlerde prodüktörlük de yaptığı düşünülürse, sonunda belki de “boynuz kulağı geçmiş” demek gerekecektir zaten.

Bu ikisinin ilişkisiyle ilgili YouTube’da komik bir video buldum, çok hoşuma gitti:

Literatürde İstanbul


Sabah giyinirken aklıma geldi… Okuduğum ve içinde İstanbul’dan bahsedilen iki tane bilim kurgu romanı var (eminim benim bildiklerimden daha fazlası da vardır).

Artık klasiklerden saydığımız (sayıyoruz değil mi?) Neuromancer romanında, William Gibson romanın kahramanı Case ve ekibini İstanbul’a getiriyor. Gelmelerinin sebebi Peter Riviera’yı toparlamak.

Diğer bir roman da Thirteen, Richard K. Morgan’ın yeni kitaplarından… Yazar bir süre İstanbul’da yaşayıp İngilizce öğretmenliği yaptığı için olsa gerek, çok detaylı bir İstanbul anlatımı var, üstelik önemli yan karakterlerden biri de Sevgi adında bir Türk kızı.

Bu romanlar ve yazarla ilgili daha fazla yazacağım, ama bu arada sizin bildiğiniz içinde İstanbul geçen başka bilim kurgu romanları da varsa lütfen iletin, merak ediyorum.

Uçan araba olayı

Demin servisten inip ofise çıkarken aklıma ne geldi; şu bilim kurgu dünyasındaki uçan araba merakı… Aklıma gelenler şunlar:

  • Jetgiller
  • Geleceğe Dönüş
  • Bladerunner
  • Star Wars

Aslında biraz daha sağa sola bakınınca bu merakın daha da gerilere gittiğini görüyorum. Ülkemizde “Hususi” tabir edilen araba gibi taşıt araçlarının uçabilmesi, uçak icat edildiğinden beridir insanların hayalgücünde yer etmiş. Örneğin wikipedia’daki şu resme bakın: Cover_of_Popular_Mechanics _Feb_1951.jpg.

Benim en çok hoşuma giden resimlerden biri de bu: Flying Car dream-g.jpg

Bu uçan araba olayının nasıl çalışacağını, trafik düzeni konusunun nasıl halledileceğini, sürücülerin nasıl eğitilip ehliyet alacağını, güvenlik vb gibi bir sürü detayın nasıl halledileceğini merak ediyorum. Büyük ihtimal uydu, kablosuz ağ ve çok yüksek kapasiteli bir bilgisayar ağı ile otomasyon sistemi ile çalışacak. İnsana bırakılırsa çok riskli olacaktır. Türkiye’de tabii neler olacağını düşünmek bile istemiyorum :)